28.04.2009

Utanıyorum

AŞTİ'den metro'ya bindim (ya da Ankaray desem daha doğru olcak sanırım :)), kulağımda kulaklık Manga'nın son albümünü dinliyorum. İki adam bindi, ikisi de esmer. İkisinin elinde de küçük valizler, ürkek ama heyecanlı bir tavırları vardı. Birinin gözleri kıpkırmızı. Nereye oturacaklarını bilemeden öylece bakındılar, bir o tarafa bir bu tarafa gittiler. Sonra hemen yanımdaki koltuklara oturdular, valizlerini aramızdaki koridora koydular. Tavırları mıydı tuhaf gelen, görüntüleri mi bilmem ama "canlı bomba" olduklarını düşündüm birden, o kısacık an içinde o valizlerden birinde bomba olsa olacakları düşündüm...
En yakında ben olduğum için vücudumun geleceği hali, abimin başıma bişey geldiğini farkedip beni arayıp telefonuma ulaşamaması, televizyon kanallarında kırmızı şeritlerle son dakika haberlerinin geçmesi, haberleri gören annemin telaşla beni, abimi araması, beni metroya bırakan arkadaşımın beni taksiye bindirmediği için duyacağı pişmanlık, haberi alan arkadaşlarımın arkamdan söyleyeceği şeyler, okulda tören yapılması... Hepsi o kadar kısa bir an içinde beynime üşüştü ki...
Sonra utandım kendimden, belli ki yol yorgunluğundan gözleri kızarmış... Belli ki iyi bilmiyorlar Ankara'yı, belli ki AŞTİ'nin son durak olduğunun farkında değiller, gidecekleri yere o trenin götürüp götürmeyeceğinden emin değiller, hatta belki de ilk defa çıkıyorlar küçük şehirlerinden, korkuyorlar benden onlardan korktuğumdan daha fazla...
Utançla bir tek şey geçti içimden...
"Tertemiz yurdum insanından korkma güdüsünü kimler nasıl yerleştirdi içimize?"
Bunu yapanlardan, kendimden utanıyorum...
Ben bazen, insan olmaktan utanıyorum...

16.04.2009

Hey benim paşa gönlüm!

Sen ne düşünürsen düşün, sen ne istersen iste...
Umursamıyor seni kimse...
Özledin beni diyor biri...
Özlemedin mi diyor öteki...
Kurallarını yerle bir ediyorlar...
Senin adına kararlar veriyorlar...
Kırmamak için, kırılmamak için susuyorsun...
Ama sen de biliyorsun...
Sustukça daha çok inciniyorsun...
Bırak zafer kazandıklarını sansınlar, sevinsinler...
Seni görmezden gelsinler...
Kapat kapılarını, mühürle dilini...
Gidelim buralardan, ver elini...

20.03.2009

Evinden uzakta büyüyen çocuk...

Önce her şey toz pembedir... Ergenliğin verdiği asilikle uzaklara gitmek kurtuluştur... Kararlarını kendin verebileceğin düşüncesi gözlerini ışıldatır. Ansızın anne hasreti düşer içine, ciğerlerin yanar. Sonra baba desteği ararsın, bulamayınca kemiklerin alınmışcasına yığılırsın. Ama her telefonda sesin daha bi güçlü çıkar, mutlu olduğunu söylersin boğazında düğümlenen diğer kelimelere, gözlerinde biriken yaşlara inat... Telefonu kapatınca, pencereni açarsın, kulaklıklarını takarsın, annene söyleyemediklerini dinlersin...

"Pencereden kar geliyor aman annem, gurbet bana zor geliyor"

Ama en kötüsü gurbette hasta olmaktır... Üzerinde lise üniforman, elinde sevk kağıdın, dermansız halde hastanede sıra beklerken çocuğunun elinden tutmuş gelen anneyi görünce beyninde şimşekler çakar "Yalnızsın! Yürüyecek halin olmasa da seni elinden tutup hastaneye getirecek kimse yok yanında!" Gözünden süzülen yaşları gizlersin, başka şeyler düşünmeye çalışırsın inatla, beceremez daha çok ağlarsın. Kaçarsın hastanelerden, hapisaneymişcesine... Ne kadar hasta olursan ol, direnirsin gitmemekte. Dayanamazsın ağrılara, hastaneye gitmek zorunda kalırsın, ağlayarak... Ağrılarına mı, yoksa yalnızlığına mı ağladığını bilmeyerek...

Ve yıllar sonra basit bir ameliyet geçirmen gerekirken, "Gelmeyin" dersin, "Önemli bir şey değil, onca yol, gerek yok" dersin yanında olmalarını deli gibi istemene rağmen. Israr ederler gelmek için, ama yalnızlık üzerine yapışmıştır ya bir kere... Uçağı kaçırır ablan, son uçağı! Ve sen üzerinde yeşil ameliyat elbisesi, ameliyathane koridorunda beklerken yine yaşlar süzülür sicim gibi gözlerinden. Dosyana bakan doktor anlayamaz, bu kadar basit bir ameliyat için ağlamanı. Anlatamazsın annesinin elinden tutup hastaneye götürdüğü çocuğu, anlatamazsın yalnızlığı... Sadece "Biliyorum, korktum biraz" diyebilirsin... Oysa ne narkoz, ne kesikler, ne iğneler korkutur seni... Sadece yalnızlık yakar içini kor gibi... O koru söndürür belki diye dökersin gözyaşlarını üzerine, sessizce...

19.03.2009

Deli

Pisikolocik deliyim yine! Hırsımı alamıyorum hiçbir şeyden ve her zamanki deşarj moduna yöneldim: Temizlik :) Bu sefer çığrımdan çıktım sanırsam, odamdaki eşyaların yerlerini değiştirdim. 2 kg'dan fazla şeyleri kaldırmak, yüklenmek falan yasak olduğu halde koca yatağı, dolabı vs tek başıma o tarafa bu tarafa çekip durdum. Öyle olmadı, böyle deneyeyim falan derken oldu sanırım şimdi... Ama hala tam olarak deşarj olmuş değilim, en iyisi dolaplarımı boşaltayım, baştan yerleştireyim, ütü falan da mı yapsam acaba? Evet, evet yapayım! Gene deşarj olamazsam gelip seni boğacam haberin olsun! Gardını al ;)

8.03.2009

Hapşuuu!

Neymiş efendim insan kaç yaşına gelirse gelsin parmağına iğne batsa küçücük çocuk olup "Anneeeee" diyebiliyormuş...
-Anneeee!
-Efendim canım
-Bişi yok ben hasta oldum da duygu sömürüsü yapmak için aradım :)
-:))) Neyin var kızım?
-Öksürüyorum, hapşırıyorum, halsizim, işin özü grip olmuşum.
-Bi nane limon falan içsene.
-Evde yalnızım, nane limon yapanım da yooook.
-Ahh yavrum.
-Neyse bu kadar şımarıklık yeter, seviyorum seni!
-Ben de seni canım!

Hapşuuuuuuuuuuu!
Efendim?
Hep beraber :)

6.03.2009

80'lerin ikinci, 90'ların ilk yarısında çocuk olmak.

Biz "cino" yerdik, 1 şekersiz sakız fiyatına 2 şekerli sakız alırdık, leblebi tozu yerken "Yusuffffffff" derdik...
Ne sansür vardı ne de izleyici kitlesini belirten logolar... Kemal Sunal'ın "Eşşoğlu eşşek"leriyle büyüdük, bu tabiri sadece Kemal Sunal'ı taklit ederken kullandık. Saygılı ve terbiyeliydik sansürsüzlüğe rağmen...
Barış Manço'dan öğrendik, arabanın ön koltuğuna oturmamayı, dişlerimizi günde 2 defa fırçalamayı, hayvanların dost olduğunu...
Bilgisayar oyunlarımız, süpersonik oyuncaklarımız yoktu ama mahalle aralarında oynayacağımız, hep sevgiyle anacağımız arkadaşlarımız vardı. Ama akşam ezanı okunduğunda eve dönmek sorundaydık :)
Kar yağardı bol bol, kardan kaleler yapıp şavaşır, poşetlerle kayardık...
Erkek çocukların en kıymetli şeyi topları, kızlarınsa ipleriydi...
Küçük oyunlar oynardık... "O piti piti, karamela sepeti, terazi lastik jimnastik, biz size geldik bitlendik, dik dik dik, hamama gittik temizlendik"
"Tom ve Jerry, dispanseri, elem yu yu yu, elem si si si, elem yu elem si, oooo pepsi" bildiğimiz yabancı dildi :)
Velhasıl biz şanslı çocuklardık, çocuklarımız da şanslı olabilirler umarım bizler kadar...

Mutlu!

Kendim için bir şeyler yapasım yok bugünlerde...
Mutlu olamıyorum kendim için yaptığım şeylerde...
Senin beni mutlu etmenden çok, seni mutlu etmeyi istiyorum...
Okuldan yeni çıkmış çocukların eve dönüş yolundaki muhabbetine katılıp, şaşkınlıkla karışık gülümsemelerini görebilmeyi...
Müşteri hizmetleri yardımcı olamasa da, işi benimle müşterilerle ilgilenmek olsa da, vaktini aldığım için özür dileğim zaman, yüzündeki hafif tebessümü telefonun diğer ucundan hissetmeyi...
Beğendiğim pijamayı, pijama tutkuma rağmen "Aman gerek yok" deyip almazken, aynı mağazada arkadaşımın seveceği bir şeyi görüp hiç tereddüt etmeden almayı...
Evimin karşısında fotoğrafçı olmasına rağmen, tanıdığım uzak fotoğrafçıya gidip, beni görünce yüzünde oluşan sevinci görebilmeyi...
Zırt pırt, annemi, ablamı, abimi, babamı arıyabilmeyi, iyi olduğuma emin olsunlar diye...
Şükretmeyi, bütün sıkıntılara, dertlere rağmen sahip olduklarım-ız- için, bütün bunları yapabildiğim için...
Öğreniyorum, insanları mutlu gördükçe kendimi sevmeyi öğreniyorum...